'' Eğer ben bir amatörsem ve hiçbir konuda belirgin bir yeteneğe sahip olmadığım söyleniyorsa, bu sadece uzmanlaşacağım şeyi bulamamış olmamdan kaynaklanır '' demiş GOETHE.
Goethe'nin bu sözünü okuyunca tam da beni kasdettğini anlamak zor olmadı benim için. Bu zamana kadar birçok şeyle ilgilenip hepsini yarım bırakmış olmaktan üzüntü duyuyorum ama bir yandan da demek ki başka bir şey yapmalıyım diyerekten yeni şeyler denemeye başlıyorum.
Ve tam da bunları düşünürken aklımdan sorular geçiyor. Acaba hiçbir şey yapmamak , yeni şeyler öğrenmeye başlayıp onları ilerletemeden yarım bırak mı daha iyidir ? Yoksa hiç denemeden ne yapacağına karar veremeden öylece beklemek mi daha iyidir ?
Bu soruların yanıtlarını siz değerli okuyucularıma bıraktım.
Sevgilerde L Sokağından...
17 Nisan 2014 Perşembe
Bir Anlık Düşünceden ...
Etiketler:
Düşünceler,
Goethe,
L Sokağından Haberler,
yeni şeyler deneme
31 Mart 2014 Pazartesi
Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf
Türk edebiyatının yüksek kuleleri vardır ve o kuleleri oluşturan, ayakta tutan dayanıklı yapı taşlarıdır. Edebiyatımızda da Sabahattin Ali yüksek kulelerden biridir şüphesiz. Yapıtları ise dayanıklı yapı taşlarındandır. Çizdiği farklı karakter ve olay örgüleri, anlatımının yalınlığı, betimlemelerde ki profesyonelliği onu farklı kılmıştır muhakkak ki. Ama Sabahattin Ali döneminin birçok yapıtından farklı olarak taşra ve taşranın sorunlarına ağırlık vermiştir. Diğer romancılarımız gibi gündelik yaşama, yerel sorunlara duyarlıdır ama Anadolu’nun geçirmek de olduğu toplumsal -kültürel değişim -dönüşüm dolasıyla doğu-batı sorunlarına daha da duyarlıdır.
Kuyucaklı Yusuf’un yayım yılı 1937.O güne kadar öykücü
bilinen yazarın ilk romanıdır. Ve yazar daha ilk satırlarda öyle bir karakter
çizer ki tüm roman boyunca şimdi ne
olacak yerine Yusuf ne düşünüyor,
Yusuf şimdi ne yapacak demekten kendimizi alıkoyamayız. Yusuf için
küçüklüğünde yaşadığı gördüğü şeylerden dolayı böyle biri ya da şöyledir demeye
kalkışsak bile daha ilk satırlarda bunu yalanlar gibi Yusuf… Çünkü daha 9-10
yaşlarında bir çocuktur anne babası gözlerinin önünde öldürüldüğünde… Ne
bunları anlayamayacak kadar küçüktür ne olanları soğukkanlılık ile karşılayacak
kadar büyük... Ama daha ilk sayfalarda ben
buyum der gibidir. Anne babası gözlerinin önünde öldürülür, korkup bir
kenara çekilmek bir yana Jandarmayı çağırır. Onlar gelene kadar korkmaz anne
babasının başında bekler.Öyle ya onlar anne babasıydı Yusuf’un ne zararı
olabilirdi ki Yusuf’a…parmağı kopmuştur olsun
bir parmak değil midir Yusuf
için..dedik ya farklıdır Yusuf…
Kaymakam Selahattin Bey evlatlık edinir Yusuf’u. kızından
ayırt etmez Yusuf’u. Ama içten içe yerleşir Yusuf’a yetimlik. Zamanla iletişime
girmediği, konuşmadığı için doğrudan belirlemelerde ya da isteklerde de bulunamaz.
Doğru bildikleri vardır. Ama bunları ne baba Selahattin, anne Şahinde ne
yıllarca arkadaşlık yaptığı arkadaşları bilebilir. Hatta çok sevdiği karısı Muazzez
bile bilemez. Yusuf öyledir çünkü… Duygularını, düşüncelerini dile getiremediği
için çok sevdiği Muazzezi de olayların zorlaması ile kaçırıp evlenir. Ama hep
dillendiremediği şeyler vardır. Oysa şimdi evlenmiştir. Artık Muazzez için bir
şeyler yapmalıydı. İlk olarak babasının koyduğu işte çalışır. Bir süre sonra
babası ölünce iyiden iye zor duruma düşer. Daha doğrusu kapanmayan konular vardır.
Mesela Fabrikatör Hilmi beyin oğlu Şakir’in bitmemiş öfkesi vardır. Ve yeni
gelen kaymakam ile işbirliği içindedir Şakir. Öyle ki babasının ölümünün hemen
ardından başka bir bölüme atanır Yusuf. Ve uzun zaman evinden, karısı Muazzezden
ayrı kalır Yusuf. Bu ayrılıkları ilk zamanlar Yusuf’u beklemek ile geçirir
Muazzez zamanla annesi Şahinde’nin eğlence gecelerine de katılır. Ve şimdi tam
zamanıdır. Zira Yusuf’tan yediği dayağın intikamını almaya and içmiştir Şahin.
Muazzezin Şahinde’nin eğlence gecelerine katılması Şahin’in işini kolaylaştırır.
Romanda muazzezin eğlence gecelerinde kucaktan kucağa oturması şöyle tasvir
edilir:
“şahinin bu anda hâkim
olan his, Muazzeze karşı duyduğu istek değil, Yusuf’a karşı duyduğu kindi. Bir
kere başkasının olan bu kızı nasıl olsa elinde farz ediyor, fakat onun kucaktan
kucağa dolaşmasının Yusuf için ne acı talih olduğunu düşünerek gülüyordu. İşte,
eninde sonunda bu yabanın Yusuf’undan yediği yumruğun acısını çıkarmıştı. Bu
kıza bir zamanlar yan bakmasına müsaade edilmemişli ve bugün onu saatlerce hırpalıyor,
kucağına alıyordu. Hatta bu kızın ortaya düştüğünü de görecekti.”
Bu yaptıklarından pişman olan, Yusuf ‘a her şeyi anlatmayı
deneyen Muazzez bunun imkânsızlığı içinde gitgide alışıyordur bu hayata.
Romanda muazzezin bu hali şöyle betimlenir:
“şimdi akşam olmasını,
sofranın kurulmasını yahut bir yere gitmelerini biraz isteyerek bekliyor, rakı
kadehlerini daha az yüz buruşturarak içiyor ve koluna gümüş bir bilezik takan
bir erkeğin kucağına oturmaktan eskisi kadar nefret etmiyordu.”
İlk zamanlar masum birkaç gece katıldığı eğlencelerde sınırı
aşmıştır muazzez. Eskisi kadar tepkili de değildir hem. Sadece Yusuf’un
tepkisinden korkar olmuştur. Yusuf yoğun geçen yolculuklarından döndüğünde yorgunluktan
bazı şeyleri fark etmez olmuş ve evinin geçimini sağladığını düşündüğü için
şimdilerde daha çok çalışır. Ama iyiden iye etrafındakilerin tavırları Yusuf’u işkillendirir.
Bir de o sabah işten döndüğün de neydi muazzezin o hali? Romandan o satırlar:
“muazzezin yüzü yağlı
yağlı parlıyordu. Saçları pösteki gibi dolaşmış ve yar yer terli yüzüne yapışmıştı.
Burun delikleri genişlemiş gibi duruyor ve kanatları oynuyordu. Ağzı sırıtmaya
benzer yarı açılmıştı. Gözlerinin etrafı çürük ve yorgundu. Kaşları hafif çatılmıştı.
Fakat Yusuf’u asıl korkutan, bu çehrenin kirli sarıya benzeyen rengiydi.
Yanaklarının eskisi gibi pembeliği kalmamıştı. Dudakları kabuk kabuktu.
Kaşlarının çatıklığı ile garip bir tezat oluşturan bu gülüş, Yusuf’a tamamen
yabancı geldi. Daha çok eğildi, fakat muazzezin ağzından yayılan bu koku onu
geri itti.”
Muazzez'in bu hali, etrafındakilerinin sözleri Yusuf’u iyiden
iye işkillendirir. Ve olanların ya da olacakların anne Şahinde’nin
sorumluluğunun altında olduğunu, olmuş ve olabilecek hiçbir şeyden muazzezin
sorumluluğu olmadığını sert bir şekilde anlatır anne Şahinde ye. Ama Şahinde
onu dikkate almaz.
Yine böyle bir eğlence gecelerinde birinde Yusuf eve döner
gördükleri karşısında şaşkındır. Uzun zamandır kaçtığı gerçek ile yüz yüzedir.
Muazzez başkalarının kucağında sarhoş bir şekilde direnmeye çalışıyor, Yüzünde
ki zafer sevinci ile duran Şahin olanları izliyor. Yusuf ile Şahin birbirine
ateş ederler. Ortam karanlık olduğu için kimin kime ateş ettiğini
görülmemiştir. Yusuf muazzezi alıp buralardan gitmek ister. Uzun bir
yolculuktan sonra dinlenmek için durduklarında Yusuf gözlerine inanamaz. Muazzez
evdeki çatışma esnasında yaralanmıştır.
Yusuf, muazzezin boğazına yakın yarasına diker gözlerini ve belki yarım saat
boyunca hiç kıpırdamadan ona bakar.
Ne yazık ki bu sürede Yusuf’un ne düşündüğünü de bilmiyoruz. Sonra heybesinden
çıkardığı bıçakla toprağı kazmaya başlar. Muazzezin cansız bedenini koyar,
üstüne topak atar elleriyle. Ve matemini
söylemeden tek başına yüklenir acısını ve yeni bir hayata doğru… Bir
kaçışla başlayan aşk yine kaçışla sona erer. Ve yine bir ölümle başlayan yeni
bir hayat Yusuf için yine bir ölümle kendini tazeler…
23 Mart 2014 Pazar
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
Bugünkü
blog konuğumuz Sabahattin Ali. Sizlere ilk önce edebiyatımızdaki bu değerli
yazarımızdan biraz bahsetmek, daha sonra da beni derinden etkileyen Kürk
Mantolu Madonna’sından bahsetmek istiyorum.
Sabahaittin Ali 25 Şubat 1907’de
Gümülcine’de doğdu, 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldü. İstanbul İlköğretmen
Okulu’nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat’ta bir yıl öğretmenlikten sonra,1928
yılında Miili Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. 1930’da döndükten
sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim
Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memurluk vee Devlet konservatuarı’nda
dramaturgluk yaptı. 1945’te Bakanlık emrine alındı, İstanbul’da Markopaşa adlı
mizah gazetesini çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklandı, 3 ay kadar
hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli
dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi.
ESERLERİ
ŞİİR:
Dağlar ve Rüzgâr (1934)
Değirmen Dağlar ve Rüzgâr (1965)
Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağaların Serenadı, Öteki Şiirler (1988) tüm şiirleri
Değirmen Dağlar ve Rüzgâr (1965)
Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağaların Serenadı, Öteki Şiirler (1988) tüm şiirleri
ROMAN:
Kuyucaklı Yusuf (1837-1988)
İçimizdeki Şeytan (1940-1982)
Kürk Mantolu Madonna (1943-1988)
Kuyucaklı Yusuf (1837-1988)
İçimizdeki Şeytan (1940-1982)
Kürk Mantolu Madonna (1943-1988)
ÖYKÜ:
Değirmen (1935)
Kağnı (1936-1983)
Ses (1927-1972)
Yeni Dünya (1943-1982)
Sırça Köşk (1980)
Değirmen (1935)
Kağnı (1936-1983)
Ses (1927-1972)
Yeni Dünya (1943-1982)
Sırça Köşk (1980)
OYUN:
Esirler (tefrika 1936, basım 1966)
Esirler (tefrika 1936, basım 1966)
Sabahattin Ali’nin talihsizliklerden örülü
yaşamı, gizemli yönleri hala tam aydınlatılamamış trajik ölümü, sanatçı ruhunun
tutkulu derinlikleri ile ülke gerçeklikleri karşısındaki toplumsal bilinci
arasında kimi zaman kurabildiği uyumlu denge, kimi zaman da bireyin iç
dünyasına eğilen şikayetçi, karamsar ve melankolik bir ruhun patlamaları
şeklinde kendini gösteren iç derinliği, onu modern edebiyatımızda kolayca
etiketlendirilemeyecek öncü yazarlardan biri olarak, çeşitli yönleriyle bugün
yeniden, yeni bir edebiyat merceği altında incelemeye değer kılmaktadır.
Böyle bir girişten sonra yazımın da en
başında dediğim gibi beni çok etkileyen Kürk Mantolu Madonna’sından bahsetmek
istiyorum.
O Kürk Mantolu
Madonna’ydı onun için. Babasının yolladığı Almanya’da resim sergisinde tanıdı
onu. Sadece bir portreydi. Baktı baktı doyamadı. Günlerce resim sergisini
ziyaret edip, sadece bir resmin karşısında seyre daldı. Aşık olmuştu bir kere !
Öyle bir tutulmuştu ki resme yanına gelen gerçek Kürk Mantolu Madonna’sının
farkına bile varamadı. Hep hayalini
kurdu o kadının .. Ve bir gün gece yarısı sokakta gördü onu. Sadece bir andı !
O olup olmadığını anlamak için ertesi gece aynı sokağa tekrar geldi. Onunki
sadece bir umuttu. Sokaktan yine bir kadın geçiyordu, o olup olmadığını anlayamadı
takip etmeye başladı kafasındaki düşüncelerle.. Çünkü kadının kürkü aynı Kürk
Mantolu Madonna’nın kürkü gibiydi.. Evet takip etti ve buldu hayalindeki
kadını. Sonra tanıştılar. Asıl adı Maria Puder’di. Birlikte uzun uzun vakit
geçirmeye başladılar. Her şey çok güzel giderken Madonna’sı bir gün artık
yapamayacağını söyledi. Ve onun için hayat durdu sanki .. Günler geçtikçe içindeki dayanılmaz boşluk artmaya
başladı. Artık dayanamayacağını anladığında Madonna’sının kapısını çaldı ve
hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Hastaneye gittiğinde, Madonna sadece bir kez
gülümsedi. Ancak o, gülümsemenin Raif’e neler hissettirdiğinin farkında bile
değildi. Hastaneden eve geldikleri günlerde Madonna’sının her bakımını yaptı.
Madonna artık inandı Raif’in sevgisine aşkına ..
Ve bir gün haber geldi. Raif’in babası
vefat etmiş ve Raif’i Türkiye’ye çağırmaktaydılar. Madonna Raif’ten önce terk
etti Almanya’yı ve en son sözü ‘Şimdi ben gidiyorum. Nereye çağırırsan gelirim’idi.
Raif Türkiye’ye döndüğünde az bir zaman
mektuplaştılar. Daha sonra Raif, Madonna’dan hiçbir haber alamadı. Kafasında
başkasını bulduğu gibi düşünceler geçti
on yıl boyunca. Ancak tesadüfen on yıl sonra karşılaştığı bir ahbabından
Madonnası’nın vefat ettiğini öğrendi. Bunca zaman Madonna’sına düşünceleriyle ihanet
ettiğini düşündü ve çok üzüldü
Bir gün Raif Bey efendi de vefat etti.
Aşkını , sevgisini de kendiyle beraber götürdü.
Kitaptan bazı alıntılar:
‘’Bu
portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar
hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir
ifade vardı.’’
‘’Bu
oydu. Bir an kadar gördüğüm yüzü, sisli kafamda bir şimşek gibi çakmıştı. Bu,
yabankedisi kürkünün içinde, soluk yüzü, siyah gözleri ve uzunca burnu ile,
sergide gördüğüm resmin ta kendisi,’’Kürk Mantolu Madonna’’ydı.’’
‘’ Eski bir dosta güler gibi güldü…
…Hayatımda hiç bu kadar
mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın
diğer bir insanı , hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl
mümkün oluyordu? ‘’
13 Mart 2014 Perşembe
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN
Bu günkü “Ne Kadar Tanıyoruz?” bölümümüze tarihin konuştuğu bir ismi değil, tarihe adlarını altın harflerle yazdıran bir dönemden ve o dönemde yaşayan en büyük isimleri yazmak istiyorum…
Bazen yabancı bir
yazarın hiç görmediği bir dönemle
ilgili çizdiklerinden çıkarımlar yaptık. Bazen geçmişine yabancılaşan yazarlarımızın ya
da senaristlerimizin yazdıkları ile sorguladık onları… Peki, ne
kadar tanıdık onları? Ne kadar hak ettikleri değeri verdik onlara? Bu yazıda güvenirliğine inandığım yazarların, kitaplarından aldığım bilgileri sorgulayarak ve en
önemlisi akıl süzgecinden geçirip öyle aldım elime, kâğıdı ve kalemi…
Ve şimdi bir devir düşünün:
Padişahına; Batı
dünyasının Le Manifilue(Muhteşem) dediğine ya da en tehlikeli düşmanlarının bile onun adının önüne
Grand(Büyük) koyduğunu…
Padişah dedik de 13 tane büyük gazaya
fiilen iştirak etmesi sebebi
ile GAZİ denmesini de
unutmamak gerek...
Ve eli kılıç kadar
kalem tutan; şairlik mahlası MUHİBBİ…
Fatih’in hazırladığı teşkilat kanunlarını geliştirdiği ve uyguladığı için KANUNİ…
Yani tarihin andığı KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN…
SADRAZAMLAR’INDAN;
Piri Mehmet Paşa, Sokullu Mehmet
Paşa ve Lütfi paşa…
ŞEYHÜLİSLAMLARDAN; Zembilli Ali Efendi, Çivi zade ve özellikle de
Ebusuud Efendi…
MİMARBAŞI’SI; dehasını İstanbul’a çizen, Birleşmiş Milletlerin 1988 yılını “Mimar Sinan yılı” ilan ettiği Koca Sinan’dan başkası değildir…
ŞAİRLERDEN; Fuzuli, Baki, Pir Sultan Abdal, Bağdatlı Ruhi... Fuzuli ki meşhur Şikâyetnamesini maaşının gecikmesi ile yazmıştır…
Ve dönemin Kaptanı
Deryası Barbaros Hayrettin Paşa.
Donanması ki Batılı
gezginlerin Osmanlı Devleti ordusu için “Cıva gibi akıcı ve yakıcı ordu…” dediği yeniçeriler…
Ve devlet işlerin de söz sahibi niceleri... Sahi
devlet yönetiminde söz sahibi dedik de yaklaşık yüzyıl sürecek olan Osmanlı Devlet yönetiminde kadınlar
saltanatının başlangıcı da olur bu
dönem. Kanuni’nin nikâhlı eşi Hürrem
Haseki Sultan ile başlayıp; 3.Murat’ın validesi Nurbanu Sultan ve onun gelini
,(Osmanlı Devletinde devlet işlerine en çok
müdahale eden sultan)3.Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan ve Osmanlının en
namdar kadını olarak bilinen Kösem Sultan ile devam eder bu… Ta ki Sultan İbrahim devrine kadar… Sultan İbrahim’in eşi Hatice Turhan Sultanın çabaları ile
kadın efendiler dönemi sona ermiştir… Şunu belirtmek de
fayda görüyorum ki Turhan Sultan, Haremi Hümayun da, kadınların asla siyasete
karışmamaları gerektiği terbiyesini öyle kurdu ki, Osmanlı
saltanatının sonuna kadar bu devam etti. Bu süratle Hürrem-Safiye-Kösem
Sultan üçlüsünün başlattığı kötü dönem kapanmış olur… Özellikle bu dönemde
Hürrem sultanın Şehzade Mustafa’nın
katli, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşanın katli gibi çok önemli konularda
etkisi azımsanmayacak kadar çoktur. (Bu konu Hürrem Sultanın hayatın da ele
alınacaktır.)
Şimdi tarihe adlarını altın harflerle
yazdıran bu isimleri yakından tanıma zamanı. Evvela üç kıtaya hükmeden Kanuni
Sultan Süleyman ile başlamak daha doğru olur herhalde.
Kanuni Sultan Süleyman, 1494 yılından Ayşe Hafsa Sultandan, Trabzon’da doğmuştur.1920’ye kadar Bolu’da, Amasya’da, Saruhan’da sancak beyliğini yapmış ve babasına, amcalarıyla olan
mücadelesinde yardımcı olmuştur.1920 yılında
babasının vefatı ile 30 Eylül 1920 de, tahttı hak edecek başka biri olmadığından kolayca tahta çıkmıştır. Genç padişah 46 yıllık hükümdarlık hayatına 13
sefer sığdırmış ve bu seferlerin hepsine fiili
olarak katılmıştır. Bu seferlerle
Yavuz döneminde 6,5 milyon km2 olan Osmanlı
toprakları Kanuni ile 15 milyon km2’ ye yükselmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman hem büyük bir
asker, hem kudretli bir idareci hem de eşine ender rastlanan bir devlet teşkilatçısıydı. Bunu siyasi, kültürel, sosyal, adli kısaca her çeşit yapılandırmada görebiliriz.
Peki, 3 kıt’a 7
iklime hükmeden, bir sözü için seferler düzenlenen yine bir sözü ile savaşları kesen biri, sizce iç dünyasında
neler yaşamıştı… Ben Kanuniyi biraz da böyle
tanımak ve tanıtmak istiyorum.46 YIL Cihat için Cihana hükmeden Kanuni, bu
yarım asırlık dönemde sevdiklerinin ölümü ile sınanmıştı hep… Onu en önce terk eden
validesi Ayşe Hafsa Sultan
olacaktır. Zordu, bir zamanlar kendinden bile koruduğu Pargalı İbrahim’i, çocukluk arkadaşını, yoldaşının ölüm kararını vermesi… Belki de
en zoru, yaşarken 8 oğlundan yedisini ebediyete uğurlamasıydı. En sonunda Hürrem ‘ine
veda etti. Yani gülen yüzüne, sevdiğine… Artık onu saltanatın zirvedeki yalnızlığından alana kadını, tekliğine çoğulluk katan kadını, onu başkalarının yakıştırdığı yarı tanrılık rolünden insanlığa indirdiği kadını kaybetmişti Kanuni… Mevsim Kanuni için belki
de hep hazan olacaktı…
İlk eşi kaynaklarda adı tam olarak bilinmiyor fakat bazı tarihçiler Fülane Hatun olarak ele almışlar. Saruhan Sancak Beyi iken Fülane Hatundan Şehzade Mahmut dünyaya
gelir ve çok küçük yaşta ölür. Kanuninin
kaynaklarda adları açıkça geçen üç eşi vardır… Gülfem hatun, Mahidevran Sultan ve Hürrem
Sultan…
Gülfem hatun, Şehzade Murat’ın annesidir. Ne yazık
ki o da küçük yaşta ölmüştür.
Mahidevran Sultan; Şehzade Mustafa’nın, Raziye Sultanın, Şehzade Ahmet’in annesidir. Mahidevran
Sultanı, Hürrem Sultan ile evlatları için girdikleri taht mücadelesinden
tanıyoruz.
Şehzade Mustafa; Saruhan, Amasya,
Konya sancak beyliğinde bulunmuş; asker, halk ve devletin ileri
gelenlerince çok sevilip ileri de Padişah gözüyle bakılan bir Şehzadedir. Fakat Hürrem Sultanın çabaları neticesinde babasının
tahtına göz dikmekle suçlanmış. Katline Ferman
verilmiştir. Fetvayı veren
Ebusuud Efendidir. Bu fetva bile kamufleli bir şekilde alınmıştır. Kendisine isyan edeceğini düşünen Kanuni fetva’yı Ebusuud Efendiden; zengin bir efendinin
kendisine isyan hazırlığında bulunan bir
çalışanı için ne yapması
gerektiği konusunda sorusu
ile almıştır. Nahçıvan
seferine giderken Osmanlı ordusunun Konya da konakladığı sırada Padişah otağında 7 dilsiz cellat tarafından boğdurulmuştur. Katli devlete
isyan suçundandır fakat deliller ve şahitler gerçeği yansıtmamıştır… Böylece Osmanlının en acı, en
haksız idamı gerçekleşmiştir.(Bu konu bir sonraki Şehzade Mustafa yazısında ele
alınacaktır.)
Hürrem Sultanın ise
Kanuninin sancak beyliği ya da tahta çıkışından sonra hareme girdiği söylenir. Şehzade Mehmet, Abdullah, Selim,
Beyazıt, cihangir ve Mihrimah Sultanın annesidir. Devlet konularında oldukça
etkili bir sultandır.
Şehzade Abdullah, küçük yaşta ölür.
Şehzade Mehmet; Kanuni onu apayrı
sever, eğitimi ve gelişimi ile ayrı ilgilenirdi. Ve gelişen İmparatorluğu ilerde onun yönetmesini istiyordu.
Öyle ki Sultanlığa giden basamak
olan Manisa Valiliğine 22 yaşında ki Şehzade Mehmet’i atamıştı. Oysa Şehzade Mehmet, Kanuni seferdeyken
çiçek hastalığından ölür.
Yıldırım hızı ile seferden gelen Kanuninin şehzadenin tabutunda 2 saat ağladığı söylenir. Hatta
Şehri İstanbul’un 2 gün yas tuttuğu anlatılan hikâyeler arasındadır.
Kanuni oğlunun hatırası içi
Mimar Sinan’a onu adına cami ve medrese yaptırır. Hazan mevsimi kendini iyiden
iye hissettirir…
Şehzade Beyazıt; Fıtratı gereği asi ve sert bir karaktere sahip
olduğu söylenir. Hürrem
Sultan’ın ölümünden sonra kardeşi Selim ile taht
kavgalarına girer. Kanuninin Selimi desteklemesi ile İran’a kaçar. Kazvin’e sığınır. Sonunda Şah, Beyazıt’ı Kanuniye teslim eder. İdam fetvası verilir, fetvayı veren
Ebusuud Efendidir. Ve bu fetva da aykırılık yoktur. Katli tamamen devlet
suçundandır.
Şehzade Cihangir; ruhen
duygusal bir karaktere, fiziksel olarak da zayıf bir yapıya sahipti. Doğuştan kamburu olduğu için Kanuni ona ”dünyayı
sırtında taşıyan” anlamına
gelen Cihangir ismini vermiştir. Şehzade Mustafa’nın ölümünden derin
yaralar olan Şehzade, kendine bir
daha gelememiştir. Halep de
babasının kollarında ölmüştür. Abisi
Mehmet’in yanına defnedilmiştir.
Çok sevdiği Mehmet terk etmiştir onu. Mustafa’sı yoktu, çok
geçmeden Beyazıt da gitmişti. Şimdi ise Cihangir… Zordu Kanuni
olmak. Mehmet öldüğünde teselliyi
ecelde buluyordu Kanuni. Ama Mustafa ve Beyazıt farklıydı. Kendi ciğerparelerinin cellâdı olmuştu Kanuni… Ama fitne ateşi Mustafa ile yanmıştı bile ve ateşin Beyazıt’ı yakmaması olmazdı. Ne de
olsa Süleyman’a, Kanuni denmesinin nedeni kanun yapması değil, var olan kanunları uygulamada ki
başarısıydı. Kanuni
olmak da zordu, dünyaya hükmeden bir padişahın evladı olmak da.
MUHTEŞEM SÜLEYMAN;89. İslam Halifesi,
10.Osmanlı Sultanı olması sebebiyle On numarayı tamamlayan manasına gelen
Saibü’lAşereri’lKamilet diye
de anılmıştır… Saltanatı
sırasında:
9 Sadrazam,7 Şeyhülislam,10 kaptan-ı derya görmüş…
Kanuni Sultan
Süleyman,1566 yılında Zigetvar Seferi sırasında çadırında vefat etmiştir.Zigetvar’ı fethetmeden bir gün önce
ölmüştür… Moralleri bozulmasın diye, Sokullu Mehmet Paşa, askerdeyken
hünkârın ölümü saklanır. Koca Hünkâr’ın iç organları ölümünden sonra boşaltılır, Zigetvar’a
gömülür. Vefat ettiği ancak Belgrat’ta söylenir. Hünkâr’ın önemli bir vasiyeti
vardır..Bir sandığın kendisi ile birlikte gömülmesini vasiyet etmiş… Sandık saklı olduğu yerden çıkartılmış. Şeyhülislam Ebusuud Efendi’ye, Sultan
Süleyman’ın vasiyeti anlatılmış. Vasiyetin de Hünkâr o kutu ile gömülmek ister.Şeyhülislam kabul
etmemiş.“Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getiremeyiz, dini mübine yani İslam’a uymaz” demiş. Sandık mezara konulmamış. Ancak daha
sonra açılmış sandık. Koskoca Kanuni Sultan Süleyman, Yedi cihanın Hünkârı, dünyanın
en büyük İmparatoru sandığında neleri yanına
almak istiyordu? Merak edilmiş. Sandığın içinde:
Kanuni’nin yapacağı işlerin, Vereceği kararların dine
uygun olup olmadığı hakkında Şeyhülislamdan aldığı fetvalar varmış. Şeyhülislam bunları
görünce ağlamaya başlamış.“Hey büyük
Sultan, sen Allah katında kendini temize çıkardın, mesuliyeti bize yıktın, biz
nasıl bunun altından kalkacağız bakalım.”
(alıntı)
Kanuni’nin
ölümünden sonra yerine oğlu II. Selim geçmiş. İkinci Selim babasının iç organlarının
ve kalbinin gömülü olduğu; Zigetvar’a mermerden çok güzel bir türbe yaptırmış. 150 yıl o türbe kalmış. Sonra Macaristan
Osmanlı’nın elinden alınınca 1693’te, türbe yakılmış, yerine Katolik
kilisesi yaptırılmış. 443 yıl önce vefat etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman’ın
türbesi Süleymaniye camisindedir.
L Sokağından Sevgilerle ...
Etiketler:
hürrem sultan,
kanuni sultan süleyman,
muhteşem süleyman,
muhteşem yüzyıl,
Ne Kadar Tanıyoruz
11 Mart 2014 Salı
AMY CUDDY - VÜCUT DİLİN BENLİĞİNİ ŞEKİLLENDİRİYOR
Amy Cuddy , Amerikalı
bir sosyal psikolog. Negotiation’da ve Harvard
Üniversitesi’nde çalismalarini yapmaktadır. Amy Cuddy araştırmalarını cinsiyet rolü, duygular,
güç, sözsüz davranışlar ve sosyal uyarıcıların hormon seviyelerindeki etkileri üzerine yapmaktadır .
Ben Amy Cuddy'i TEDTalk programındaki konuşmasından tanıdım. Konusu vücut dilin benliğini
şekillendiriyordu ve merakla açıp izledikten sonra Amy Cuddy’i sizlere anlatmak
istedim.
Biraz da konuşmasının konusundan bahsetmek
istiyorum. Vücut dilinin hayatımızda yeri çok büyüktür ve biz bunu fark etmeyiz. Kendimizi güçlü ya da
zayıf hissettiğimiz anları karşımızdakilere vücut dilimizle belli ederiz. Eğer
karşımızdaki biraz da olsa bu konuyla ilgileniyorsa neler hissettiğimizi hemen
anlar. İşte Amy Cuddy böyle anlarda nasıl davranmamız gerektiğini bize
anlatarak bize güzel ip uçları veriyor. Örneğin ; iş görüşmesine gideceğimiz
zaman genellikle heyecanlı, stresli oluruz ve bunu belli ederiz işte buna çözüm
olarak size Amy Cuddy’in konuşmasını izlemenizi öneriyorum.
Etiketler:
Amy Cuddy,
Kişisel Gelişim,
psikoloji,
Vücut dili
7 Mart 2014 Cuma
RECEP IVEDIK 4
Merhaba arkadaslar, bu haftanin filmi Recep Ivedik 4, öncelikle Recep Ivedik hayatimiza nasil girmis ona bir bakalim. Recep Ivedik 2008 yılında hayatimiza girdi ve sadece fragmani bile 6 milyona yakin tıklandi. Recep Ivedik 2 3 ve 4. filmleri çekilerek bir seri haline geldi. Ve bu günlerde gösterime giren Recep Ivedik 4 icin seanslar yetmedi ve ek seanslar açıldı. Bende bir merakla gittim ve izledim. Simdi de görüslerimi sizlere aktarmak istiyorum.
Aslında biz (izleyiciler) Recep Ivedik karakterini hep kaba saba, kolayca her yerde kufur edebilen, kimseyi önemsemeyen bir adam olarak görduk ancak ben Recep Ivedik 4 filmini izlerken, evet yine ayni tarifteki adam ancak ayni zamanda yufka gibi bir yüregi olan, aklına koydugu bir seyi ne olursa olsun gerceklestiren bir adam gördum.
Filmden biraz bahsetmek istiyorum. Filmde Recep Ivedik çocuklarin oynadigi futbol sahasinin betonerme olmasina izin vermemek icin bir miktar(300 bin lira kadar) borcun altına girer. Mahalleden bu parayi toplamaya kalkar ancak umdugunu bulamaz ve survivora katılmaya karar verir tabiki her sey çocuklar içindir. Mukemmel bir yarış ortaya çıkartır ve son final yarısinda bütün mahalleli televizyon karşisinda Recep'in kazanmasini bekler ve beklenen olur Recep Ivedik yarışı kazanır.
Recep Ivedik'i izlemeye giderseniz, komedinin yaninda bir de bu açidan bakip oyle izlemenizi tavsiye ediyorum.
L Sokağından Sevgilerle...
Etiketler:
Haftanın Filmi,
Recep Ivedik 4 filmi,
Recep ivedik
5 Mart 2014 Çarşamba
AHMET ÜMİT - BAB I ESRAR
AHMET
ÜMİT – BAB I ESRAR
Merhaba arkadaşlar, bugün sizlere Ahmet Ümit’i ve en
çok satan kitaplarından olan Bab ı Esrar’dan bahsedeceğim. Öncelikle biraz
Ahmet Ümit ‘i tanıyalım.
Ahmet Ümit Gaziantepli şair ve yazar. Biz Ahmet Ümit’i liseden beri
savunduğu sol görüşleriyle ya da Moskova’daki
Sosyal Bilimler Akademisi’ndeki eğitimi ile değil de tarihin ve
polisiyenin mükemmel sentezindeki başarısında görüyoruz. Bab ı Esrar’da da
Ahmet Ümit , hem aşkı hem de 700 yıllık şems cinayetini anlatmış.
Bab ı Esrar ‘’Dünya rüya içinde
rüyadır’’ diyerek bir Hint atasözüyle başlar.Ve bu atasözü aslında tüm hikayenin
anlatılmak istenen şeklidir.
Kitabın konusuna gelecek olursak ,
öncelikle kitabın ana karakteri Karen Kimya’dır. Londra’da bir sigorta
şirketinde çalışan , ingiliz bir anne ile kendini aşka adamış bir babanın
kızıdır. Fakat yıllar önce babası onu, hiç anlayamadığı bir sebepten ötürü
bırakıp gitmiştir ve Kimya bir daha babasından haber alamamıştır.
Çalıştığı sigorta şirketi Kimya’yı
araştırmaları için Konya’ya gönderir. Ve aslında Kimya için bu bir başlangıçtır
çünkü orada adım adım Mevleviliği anlamaya başlayacaktır. Fakat bu Kimya için
çok da kolay olmayacaktır. Çünkü rüyalar , hayaller , fantastik olaylar içinde
hem araştırmalarını yapar hem de babasının gidişinde haklı sebepler aramaya
çalışır. Bunları kimseye de söyleyemez. Çünkü İkonion Turizm’in onu belki
araştırmalarına engel olmak için yanılttığını düşünür. Karen Kimya hem
sorularına yanıtlar bulmaya çalışır hem de işini yapar. Ve kitabın sonunda
Kimya babasının öldüğünü öğrenir. Ama bu onu üzmez çünkü Kimya babasının gerçek
aşkına ulaştığını bilir.
Sizlere Bab ı Esrar da geçen ikonion
isminin nerden geldiğini anlatmak istiyorum.
Bir efsaneye göre Konya şehrimizin
ismi İkonion isminden geldiği söylenir. Efsaneye göre Medusa olağanüstü
güzelliğe sahip genç bir kızdı. O kadar güzeldiki güzeliği sadece biz
ölümlülerin dikkatini çekmemiş aynı zamanda tanrılarında dikkatini çekmişti. Ne
yazıkki Medusa kendine aşık olmuş ve bu aşk onun da başını döndürmüştü.
Yapmaması gereken bir şey yaptı ve kutsal yasağı çiğnedi Medusa. Çoktan beri
ona hayran olan deniz tanrısı Paseidon’la
Athena’nın tapınağında ilişkiye girdi. Kimileri bunun bir tecavüz
olduğunu söyler. Ancak Athena kendi mabedindeki bu saygısızlığı kabul etmedi.
Medusa’yı bir canavara dönüştürdü. Bu canavar Toros Dağlarından sık sık kente
inerek insanları öldürüyor , onları taşa çeviriyordu. Kent halkı bir kahramanın
çıkıp bu canavarı yok etmesini bekledi. Ama kendisine bakanları taşa çeviren
canavarı hiç de kolay değildi. Kent halkının beklediği kahraman Zeus’un oğlu
Persus’tu. Medusa’yı canavara dönüştüren Athena Persus’a yardım etti ve Medusa’yı
yok ettiler. Halk bu kahramana karşı minnet duygusundan dolayı Persus’un
ikonlarını şehre diktiler. Her yanı ikonlarla çevrilen şehre ‘’İkonion’’denildi.
Ve zamanlar İkonion ismi değişerek bugünkü Konya ismini aldı.
Bab
ı Esrar’dan bazı notları sizler için hazırladım. Örneğin ; mevlevilik. Son
zamanlarda bir çok yazarın gündeminde. Bakalım neymiş Mevlevilik.
13.yy da
yaşamış Mevlana Celaleddin Rumi’nin görüşleri
ve tasavvufi düşünceleri üzerine , kendisinin ölümünün ardından gelişen
tarikattır
Semazenlerin giydiği tennure(nefsinin
kefeni)dir. Başlarındaki külah ise sikke(nefsinin mezar taşı)dır. Sema ölümü
değil yaşamı , doğumu anlatır. Sema için meydana çıkanlar tennure üzerinde
siyah hırka giyerler. O hırka semazenlerin mezarıdır. Semazen hırkayı çıkarır
dansa başlar ve yeniden insan-ı kamil
olur.
Nedir
insan-ı kamil ?
İnsan-ı
kamil hakka ulaşmış insandır. Yani Allah
ile bütünleşen kişidir. Semazenler ; sağdan sola kalbin etrafında dönerken
bütün yaratılmışları kalbi ile kucaklar ve semazenin yukarı açılan sağ eli Hak’tan
alır , sol eli halka verir ve semazen doğuşunu tamamlar.
L Sokağından Sevgilerle..
Etiketler:
Ahmet Ümit,
Bab ı Esrar,
insan-ı kamil,
kimya,
Kitaplığımızda Bu Hafta,
mevlevilik,
sema,
semazen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




