22 Nisan 2014 Salı

IN TIME ( ZAMANA KARŞI )





          
         2011 yılında Türkiye’de vizyona girmiş bir Amerikan yapımıdır. Yönetmeni Andrew Niccol ‘ dür. Başrollerini çoğumuzun yakından tanıdığı Justin Timberlake ve sinemada bir çok filmde yer alan ayrıca modellik de yapmış Amanda  Seyfried ‘dir.

            Bu filmi şimdiye kadar hiç duymamıştım( nasıl duymadığımı anlamadım ). Bir arkadaşım geçen akşam bize geldi,  film izlemeye karar verdik ve bu filmi söyledi. Kendisi  10 defa izlemiş biri olaraktan benim bilmediğimi görünce hayretlere düştü. Madem bu kadar övüyorsun hadi izleyelim dedim.


            Ve filmi izleyeme başladık. Beni en başında konusuyla şaşırtan bir film oldu. Gerçek dünyadan alışkın olduğumuz para ve paranın verdiği güç yoktu. Sadece zaman vardı. Zamanla yaşıyorlardı. İşte çalıştıktan sonra maaşlarını zaman olarak alıyorlar. Otobüse bindiklerinde zamanlarıyla ödüyorlar. Hatta bankadan para kredisi yerine zaman alıyorlardı. Hem de faizli
 . Ülkenin bir tarafı günlük çalışmayla hayatlarını sürdürüyorlardı. Çünkü günlük çalıştığı kadar zaman veriliyordu. Çalışmama gibi bir lüksleri  yoktu çünkü zamanlarının sıfırlanması demek ölmeleri anlamına gelmekteydi. Ülkenin diğer bir tarafı ise zengindi. Zenginlikleri zamanlarının hiç bitmeyecek kadar olmasıydı. Kumarları bile zamanla oynuyorlardı. Başrol oyuncumuzun Justin’in filmde kı adı Will Salas. Filmin en etkilendiğim sahnelerinden biri ise Will’in annesinin koşarken(Will’den saat alıp yaşamak için koşuyordu) saniyelerle yarışması ve saniyesinin yetmediği için Will’in kollarında ölmesiydi. Bu sahneyi izledikten sonra hayatımda ne kadar çok zamanımın olduğunu ancak bu zamanımı ne kadar boş kullandığımı fark ettim. Eminim sizde izledikten sonra böyle düşüneceksinizdir. Amanda’nın filmde ki adı Sylvia Weis’tir. Zaman demek güç demekti ya. Sylvia’nın babası çok güçlüdür zengindir çünkü hiç bitmeyecek bir zamana sahiptir. Ancak Slyvia için öz kızı için zamanından bir saniye bile vazgeçmez. Sylvia ‘da babasına çok sinirlenir ve babasının bankasını 6 defa soyar. Soyduğu zamanları da sadece günlük çalışarak yaşamaya çalışan kesime verir. Artık ağır koşullarda çalışmaya mahkum değillerdir. Will zamanın o kadar kıymetli olduğu yaşamda yine de zor bir durumda olan birisine , hem de kendisinin öldürmeye çalışan birisine, ölmemesi için zamanından verir. Burada bence yönetmen hangi koşulda olursa olsun insanlığın ölmediğini göstermiştir.

      
          Film ile ilgili benden bu kadar. İzlemeyenler için şiddetle tavsiye ediyorum. İzleyenler için ise görüşlerini bekliyorum.


19 Nisan 2014 Cumartesi

Marlene Dietrich

 



                        Bu haftaki blog konuğumuz 1930 yılların stil ikonu Marlene Dietrich. 

     1901 yılında Berlin'de dünyaya gelen Alman asıllı sinema oyuncusu ve şarkıcısıdır.  20'li yıllarda Berlin sinemasında ve tiyatrosunda yer aldı. Film yapımcısı Josef Von Sernberg tarafından keşfedilmesiyle 1930'lu yıllarda Hollywold'da popüler olmuştur. Maskülen tarzdaki giyimiyle hemcinslerine öncülük etmiştir. Oskar almaya aday olan Dietrich, Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı listeye göre en önemli 9.kadın oyuncusu seçilmiştir. İki farklı dilde çekilmiş olan The Blue Angel filminde canlandırdığı Lola-Lola karakteriyle uluslararası bir film yıldızı haline gelmiştir.Yükselen kariyerinin etkisiyle dönemin önemli stil ikonlarından biri olmuştur.
    Dikkat çeken androjen tarzıyla, günümüzde de etkisini, sürdürmektedir olan Dietrich kadınları pantolonla bütünleştirirken, cinsel çekicilikten ödün vermeden sıradanlıktan uzak, kendinden emin, biraz egoist ve küstah bir dişi profili oluşturuyordu. Yayı anımsatan kaşları, hep elinde olan sigarasıyla tanınan Marlene, cephelerden etkilenerek ortaya çıkarttığı ceketli pantolonlu takımlarını, kombinlediği kravatları ile maskülen tarzın öncüsü olmuştu. Sahnede ise deniz kızını andıran kıyafetleri ve aksesuarlarıyla akıllara kazınan Marlene stili, günümüzde de etkisini sürdürmekte..
   Asıl adı Maria Magdelena'ydı. İncil'de sözü geçen İsa ile yakınlaşan kadınla aynı hala isme sahipti.
   
   Stil ikonu olan Marlene makyajının püf noktaları :
   
   Marlene, imzası haline gelen elmacık kemiklerini daha belirgin hala getirmek ve yanaklarının şeklini oturtmak için pembe tonlarındaki allıkları tercih ediyordu.
   Cildini kusursuzlaştırmak için ten rengine yakın bir fondötenle, açık renk bir punda tercih eden Dietrich, siyah eyeliner ve göz kalemi kullanarak yaptığı göz makyajındaki kirpik diplerindeki şeffaflık etkisini, göz pınarına uyguladığı açık renk bir farla yapıyordu.
   Dudak makyajı için mat kırmızı ve koyu toprak tonlarını tercih eden Marlene, şekil açısından en iyi görünümünü elde etmek için dudak fırçası kullanımını öneriyordu.


L Sokağından Sevgilerle..                                                                                                


                                                                                                                                                                     Bu yazı Stiletto'dan alıntıdır.

17 Nisan 2014 Perşembe

Bir Anlık Düşünceden ...

 '' Eğer ben bir amatörsem ve hiçbir konuda belirgin bir yeteneğe sahip olmadığım söyleniyorsa, bu sadece uzmanlaşacağım şeyi bulamamış olmamdan kaynaklanır '' demiş GOETHE. 
  
  Goethe'nin bu sözünü okuyunca tam da beni kasdettğini anlamak zor olmadı benim için. Bu zamana kadar birçok şeyle ilgilenip hepsini yarım bırakmış olmaktan üzüntü duyuyorum ama bir yandan da demek ki başka bir şey yapmalıyım diyerekten yeni şeyler denemeye başlıyorum. 
   Ve tam da bunları düşünürken aklımdan sorular geçiyor. Acaba hiçbir şey yapmamak , yeni şeyler öğrenmeye başlayıp onları ilerletemeden yarım bırak mı daha iyidir ? Yoksa hiç denemeden ne yapacağına karar veremeden öylece beklemek mi daha iyidir ? 
  Bu soruların yanıtlarını siz değerli okuyucularıma bıraktım.
   

 Sevgilerde L Sokağından...

31 Mart 2014 Pazartesi

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

 


  Türk edebiyatının yüksek kuleleri vardır ve o kuleleri oluşturan, ayakta tutan dayanıklı yapı taşlarıdır. Edebiyatımızda da Sabahattin Ali yüksek kulelerden biridir şüphesiz. Yapıtları ise dayanıklı yapı taşlarındandır. Çizdiği farklı karakter ve olay örgüleri, anlatımının yalınlığı, betimlemelerde ki profesyonelliği onu farklı kılmıştır muhakkak ki. Ama Sabahattin Ali döneminin birçok yapıtından farklı olarak taşra ve taşranın sorunlarına ağırlık vermiştir. Diğer romancılarımız gibi gündelik yaşama, yerel sorunlara duyarlıdır ama Anadolu’nun geçirmek de olduğu toplumsal -kültürel değişim -dönüşüm dolasıyla doğu-batı sorunlarına daha da duyarlıdır.
     Kuyucaklı Yusuf’un yayım yılı 1937.O güne kadar öykücü bilinen yazarın ilk romanıdır. Ve yazar daha ilk satırlarda öyle bir karakter çizer ki tüm roman boyunca şimdi ne olacak yerine Yusuf ne düşünüyor, Yusuf şimdi ne yapacak demekten kendimizi alıkoyamayız. Yusuf için küçüklüğünde yaşadığı gördüğü şeylerden dolayı böyle biri ya da şöyledir demeye kalkışsak bile daha ilk satırlarda bunu yalanlar gibi Yusuf… Çünkü daha 9-10 yaşlarında bir çocuktur anne babası gözlerinin önünde öldürüldüğünde… Ne bunları anlayamayacak kadar küçüktür ne olanları soğukkanlılık ile karşılayacak kadar büyük... Ama daha ilk sayfalarda ben buyum der gibidir. Anne babası gözlerinin önünde öldürülür, korkup bir kenara çekilmek bir yana Jandarmayı çağırır. Onlar gelene kadar korkmaz anne babasının başında bekler.Öyle ya onlar anne babasıydı Yusuf’un ne zararı olabilirdi ki Yusuf’a…parmağı kopmuştur olsun bir parmak değil midir  Yusuf için..dedik ya farklıdır Yusuf…
Kaymakam Selahattin Bey evlatlık edinir Yusuf’u. kızından ayırt etmez Yusuf’u. Ama içten içe yerleşir Yusuf’a yetimlik. Zamanla iletişime girmediği, konuşmadığı için doğrudan belirlemelerde ya da isteklerde de bulunamaz. Doğru bildikleri vardır. Ama bunları ne baba Selahattin, anne Şahinde ne yıllarca arkadaşlık yaptığı arkadaşları bilebilir. Hatta çok sevdiği karısı Muazzez bile bilemez. Yusuf öyledir çünkü… Duygularını, düşüncelerini dile getiremediği için çok sevdiği Muazzezi de olayların zorlaması ile kaçırıp evlenir. Ama hep dillendiremediği şeyler vardır. Oysa şimdi evlenmiştir. Artık Muazzez için bir şeyler yapmalıydı. İlk olarak babasının koyduğu işte çalışır. Bir süre sonra babası ölünce iyiden iye zor duruma düşer. Daha doğrusu kapanmayan konular vardır. Mesela Fabrikatör Hilmi beyin oğlu Şakir’in bitmemiş öfkesi vardır. Ve yeni gelen kaymakam ile işbirliği içindedir Şakir. Öyle ki babasının ölümünün hemen ardından başka bir bölüme atanır Yusuf. Ve uzun zaman evinden, karısı Muazzezden ayrı kalır Yusuf. Bu ayrılıkları ilk zamanlar Yusuf’u beklemek ile geçirir Muazzez zamanla annesi Şahinde’nin eğlence gecelerine de katılır. Ve şimdi tam zamanıdır. Zira Yusuf’tan yediği dayağın intikamını almaya and içmiştir Şahin. Muazzezin Şahinde’nin eğlence gecelerine katılması Şahin’in işini kolaylaştırır. Romanda muazzezin eğlence gecelerinde kucaktan kucağa oturması şöyle tasvir edilir:
    “şahinin bu anda hâkim olan his, Muazzeze karşı duyduğu istek değil, Yusuf’a karşı duyduğu kindi. Bir kere başkasının olan bu kızı nasıl olsa elinde farz ediyor, fakat onun kucaktan kucağa dolaşmasının Yusuf için ne acı talih olduğunu düşünerek gülüyordu. İşte, eninde sonunda bu yabanın Yusuf’undan yediği yumruğun acısını çıkarmıştı. Bu kıza bir zamanlar yan bakmasına müsaade edilmemişli ve bugün onu saatlerce hırpalıyor, kucağına alıyordu. Hatta bu kızın ortaya düştüğünü de görecekti.”
    Bu yaptıklarından pişman olan, Yusuf ‘a her şeyi anlatmayı deneyen Muazzez bunun imkânsızlığı içinde gitgide alışıyordur bu hayata. Romanda muazzezin bu hali şöyle betimlenir:
“şimdi akşam olmasını, sofranın kurulmasını yahut bir yere gitmelerini biraz isteyerek bekliyor, rakı kadehlerini daha az yüz buruşturarak içiyor ve koluna gümüş bir bilezik takan bir erkeğin kucağına oturmaktan eskisi kadar nefret etmiyordu.”
İlk zamanlar masum birkaç gece katıldığı eğlencelerde sınırı aşmıştır muazzez. Eskisi kadar tepkili de değildir hem. Sadece Yusuf’un tepkisinden korkar olmuştur. Yusuf yoğun geçen yolculuklarından döndüğünde yorgunluktan bazı şeyleri fark etmez olmuş ve evinin geçimini sağladığını düşündüğü için şimdilerde daha çok çalışır. Ama iyiden iye etrafındakilerin tavırları Yusuf’u işkillendirir. Bir de o sabah işten döndüğün de neydi muazzezin o hali? Romandan o satırlar:
“muazzezin yüzü yağlı yağlı parlıyordu. Saçları pösteki gibi dolaşmış ve yar yer terli yüzüne yapışmıştı. Burun delikleri genişlemiş gibi duruyor ve kanatları oynuyordu. Ağzı sırıtmaya benzer yarı açılmıştı. Gözlerinin etrafı çürük ve yorgundu. Kaşları hafif çatılmıştı. Fakat Yusuf’u asıl korkutan, bu çehrenin kirli sarıya benzeyen rengiydi. Yanaklarının eskisi gibi pembeliği kalmamıştı. Dudakları kabuk kabuktu. Kaşlarının çatıklığı ile garip bir tezat oluşturan bu gülüş, Yusuf’a tamamen yabancı geldi. Daha çok eğildi, fakat muazzezin ağzından yayılan bu koku onu geri itti.”
    Muazzez'in bu hali, etrafındakilerinin sözleri Yusuf’u iyiden iye işkillendirir. Ve olanların ya da olacakların anne Şahinde’nin sorumluluğunun altında olduğunu, olmuş ve olabilecek hiçbir şeyden muazzezin sorumluluğu olmadığını sert bir şekilde anlatır anne Şahinde ye. Ama Şahinde onu dikkate almaz.

Yine böyle bir eğlence gecelerinde birinde Yusuf eve döner gördükleri karşısında şaşkındır. Uzun zamandır kaçtığı gerçek ile yüz yüzedir. Muazzez başkalarının kucağında sarhoş bir şekilde direnmeye çalışıyor, Yüzünde ki zafer sevinci ile duran Şahin olanları izliyor. Yusuf ile Şahin birbirine ateş ederler. Ortam karanlık olduğu için kimin kime ateş ettiğini görülmemiştir. Yusuf muazzezi alıp buralardan gitmek ister. Uzun bir yolculuktan sonra dinlenmek için durduklarında Yusuf gözlerine inanamaz. Muazzez evdeki çatışma esnasında yaralanmıştır. Yusuf, muazzezin boğazına yakın yarasına diker gözlerini ve belki yarım saat boyunca hiç kıpırdamadan ona bakar. Ne yazık ki bu sürede Yusuf’un ne düşündüğünü de bilmiyoruz. Sonra heybesinden çıkardığı bıçakla toprağı kazmaya başlar. Muazzezin cansız bedenini koyar, üstüne topak atar elleriyle. Ve matemini söylemeden tek başına yüklenir acısını ve yeni bir hayata doğru… Bir kaçışla başlayan aşk yine kaçışla sona erer. Ve yine bir ölümle başlayan yeni bir hayat Yusuf için yine bir ölümle kendini tazeler…

23 Mart 2014 Pazar

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

     
       Bugünkü blog konuğumuz Sabahattin Ali. Sizlere ilk önce edebiyatımızdaki bu değerli yazarımızdan biraz bahsetmek, daha sonra da beni derinden etkileyen Kürk Mantolu Madonna’sından bahsetmek istiyorum.
             Sabahaittin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu, 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu’nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat’ta bir yıl öğretmenlikten sonra,1928 yılında Miili Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. 1930’da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memurluk vee Devlet konservatuarı’nda dramaturgluk yaptı. 1945’te Bakanlık emrine alındı, İstanbul’da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklandı, 3 ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi.
    ESERLERİ
ŞİİR:
Dağlar ve Rüzgâr (1934)
Değirmen Dağlar ve Rüzgâr (1965)
Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağaların Serenadı, Öteki Şiirler (1988) tüm şiirleri
ROMAN:
Kuyucaklı Yusuf (1837-1988)
İçimizdeki Şeytan (1940-1982)
Kürk Mantolu Madonna (1943-1988)
ÖYKÜ:
Değirmen (1935)
Kağnı (1936-1983)
Ses (1927-1972)
Yeni Dünya (1943-1982)
Sırça Köşk (1980)
OYUN:
Esirler (tefrika 1936, basım 1966)
       Sabahattin Ali’nin talihsizliklerden örülü yaşamı, gizemli yönleri hala tam aydınlatılamamış trajik ölümü, sanatçı ruhunun tutkulu derinlikleri ile ülke gerçeklikleri karşısındaki toplumsal bilinci arasında kimi zaman kurabildiği uyumlu denge, kimi zaman da bireyin iç dünyasına eğilen şikayetçi, karamsar ve melankolik bir ruhun patlamaları şeklinde kendini gösteren iç derinliği, onu modern edebiyatımızda kolayca etiketlendirilemeyecek öncü yazarlardan biri olarak, çeşitli yönleriyle bugün yeniden, yeni bir edebiyat merceği altında incelemeye değer kılmaktadır.
     Böyle bir girişten sonra yazımın da en başında dediğim gibi beni çok etkileyen Kürk Mantolu Madonna’sından bahsetmek istiyorum.
      
        O Kürk Mantolu Madonna’ydı onun için. Babasının yolladığı Almanya’da resim sergisinde tanıdı onu. Sadece bir portreydi. Baktı baktı doyamadı. Günlerce resim sergisini ziyaret edip, sadece bir resmin karşısında seyre daldı. Aşık olmuştu bir kere ! Öyle bir tutulmuştu ki resme yanına gelen gerçek Kürk Mantolu Madonna’sının farkına bile varamadı.  Hep hayalini kurdu o kadının .. Ve bir gün gece yarısı sokakta gördü onu. Sadece bir andı ! O olup olmadığını anlamak için ertesi gece aynı sokağa tekrar geldi. Onunki sadece bir umuttu. Sokaktan yine bir kadın geçiyordu, o olup olmadığını anlayamadı takip etmeye başladı kafasındaki düşüncelerle.. Çünkü kadının kürkü aynı Kürk Mantolu Madonna’nın kürkü gibiydi.. Evet takip etti ve buldu hayalindeki kadını. Sonra tanıştılar. Asıl adı Maria Puder’di. Birlikte uzun uzun vakit geçirmeye başladılar. Her şey çok güzel giderken Madonna’sı bir gün artık yapamayacağını söyledi. Ve onun için hayat durdu sanki .. Günler  geçtikçe içindeki dayanılmaz boşluk artmaya başladı. Artık dayanamayacağını anladığında Madonna’sının kapısını çaldı ve hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Hastaneye gittiğinde, Madonna sadece bir kez gülümsedi. Ancak o, gülümsemenin Raif’e neler hissettirdiğinin farkında bile değildi. Hastaneden eve geldikleri günlerde Madonna’sının her bakımını yaptı. Madonna artık inandı Raif’in sevgisine aşkına ..
      Ve bir gün haber geldi. Raif’in babası vefat etmiş ve Raif’i Türkiye’ye çağırmaktaydılar. Madonna Raif’ten önce terk etti Almanya’yı ve en son sözü ‘Şimdi ben gidiyorum. Nereye çağırırsan gelirim’idi.
      Raif Türkiye’ye döndüğünde az bir zaman mektuplaştılar. Daha sonra Raif, Madonna’dan hiçbir haber alamadı. Kafasında başkasını bulduğu gibi düşünceler geçti  on yıl boyunca. Ancak tesadüfen on yıl sonra karşılaştığı bir ahbabından Madonnası’nın vefat ettiğini öğrendi.  Bunca zaman Madonna’sına düşünceleriyle ihanet ettiğini düşündü ve çok üzüldü
     Bir gün Raif Bey efendi de vefat etti. Aşkını , sevgisini de kendiyle beraber götürdü.

Kitaptan bazı alıntılar:
     
   ‘’Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı.’’

    ‘’Bu oydu. Bir an kadar gördüğüm yüzü, sisli kafamda bir şimşek gibi çakmıştı. Bu, yabankedisi kürkünün içinde, soluk yüzü, siyah gözleri ve uzunca burnu ile, sergide gördüğüm resmin ta kendisi,’’Kürk Mantolu Madonna’’ydı.’’

    ‘’ Eski bir dosta güler gibi güldü… 

                                               …Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı , hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? ‘’

13 Mart 2014 Perşembe

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN

     

     
       Bu günkü “Ne Kadar Tanıyoruz?” bölümümüze tarihin konuştuğu bir ismi değil, tarihe adlarını altın harflerle yazdıran bir dönemden ve o dönemde yaşayan en büyük isimleri yazmak istiyorum…
     Bazen yabancı bir yazarın hiç görmediği bir dönemle ilgili çizdiklerinden çıkarımlar yaptık. Bazen geçmişine yabancılaşan yazarlarımızın ya da senaristlerimizin  yazdıkları ile sorguladık onları… Peki, ne kadar tanıdık onları? Ne kadar hak ettikleri değeri verdik onlara? Bu yazıda güvenirliğine inandığım yazarların, kitaplarından aldığım bilgileri sorgulayarak ve en önemlisi akıl süzgecinden geçirip öyle aldım elime, kâğıdı ve kalemi…
Ve şimdi bir devir düşünün:
Padişahına; Batı dünyasının Le Manifilue(Muhteşem) dediğine ya da en tehlikeli düşmanlarının bile onun adının önüne Grand(Büyük) koyduğunu…
Padişah dedik de 13 tane büyük gazaya fiilen iştirak etmesi sebebi ile GAZİ denmesini de unutmamak gerek...
Ve eli kılıç kadar kalem tutan; şairlik mahlası MUHİBBİ
Fatih’in hazırladığı teşkilat kanunlarını geliştirdiği ve uyguladığı için KANUNİ
Yani tarihin andığı KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN…
SADRAZAMLAR’INDAN; Piri Mehmet Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ve Lütfi paşa…
ŞEYHÜLİSLAMLARDAN; Zembilli Ali Efendi, Çivi zade ve özellikle de Ebusuud Efendi…
MİMARBAŞI’SI; dehasını İstanbul’a çizen, Birleşmiş Milletlerin 1988 yılını “Mimar Sinan yılı” ilan ettiği Koca Sinan’dan başkası değildir…
ŞAİRLERDEN; Fuzuli, Baki, Pir Sultan Abdal, Bağdatlı Ruhi... Fuzuli ki meşhur Şikâyetnamesini maaşının gecikmesi ile yazmıştır…
Ve dönemin Kaptanı Deryası Barbaros Hayrettin Paşa.
Donanması ki Batılı gezginlerin Osmanlı Devleti ordusu için “Cıva gibi akıcı ve yakıcı ordu…” dediği yeniçeriler…
     Ve devlet işlerin de söz sahibi niceleri... Sahi devlet yönetiminde söz sahibi dedik de yaklaşık yüzyıl sürecek olan Osmanlı Devlet yönetiminde kadınlar saltanatının başlangıcı da olur bu dönem. Kanuni’nin nikâhlı eşHürrem Haseki Sultan ile başlayıp; 3.Murat’ın validesi Nurbanu Sultan ve onun gelini ,(Osmanlı Devletinde devlet işlerine en çok müdahale eden sultan)3.Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan ve Osmanlının en namdar kadını olarak bilinen Kösem Sultan ile devam eder bu… Ta ki Sultan İbrahim devrine kadar… Sultan İbrahim’in eşi Hatice Turhan Sultanın çabaları ile kadın efendiler dönemi sona ermiştir… Şunu belirtmek de fayda görüyorum ki Turhan Sultan, Haremi Hümayun da, kadınların asla siyasete karışmamaları gerektiği terbiyesini öyle kurdu ki, Osmanlı saltanatının sonuna kadar bu devam etti. Bu süratle Hürrem-Safiye-Kösem  Sultan üçlüsünün başlattığı kötü dönem kapanmış olur… Özellikle bu dönemde Hürrem sultanın  Şehzade Mustafa’nın katli, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşanın katli gibi çok önemli konularda etkisi azımsanmayacak kadar çoktur. (Bu konu Hürrem Sultanın hayatın da ele alınacaktır.)
Şimdi tarihe adlarını altın harflerle yazdıran bu isimleri yakından tanıma zamanı. Evvela üç kıtaya hükmeden Kanuni Sultan Süleyman ile başlamak daha doğru olur herhalde.
    Kanuni Sultan Süleyman, 1494 yılından Ayşe Hafsa Sultandan, Trabzon’da doğmuştur.1920’ye kadar Bolu’da, Amasya’da, Saruhan’da sancak beyliğini yapmış ve babasına, amcalarıyla olan mücadelesinde yardımcı olmuştur.1920 yılında babasının vefatı ile 30 Eylül 1920 de, tahttı hak edecek başka biri olmadığından kolayca tahta çıkmıştır. Genç padişah 46 yıllık hükümdarlık hayatına 13 sefer sığdırmış ve bu seferlerin hepsine fiili olarak katılmıştır. Bu seferlerle Yavuz döneminde 6,5 milyon km2 olan Osmanlı toprakları Kanuni ile 15 milyon km2’ ye yükselmiştir.
       Kanuni Sultan Süleyman hem büyük bir asker, hem kudretli bir idareci hem de eşine ender rastlanan bir devlet teşkilatçısıydı. Bunu siyasi, kültürel, sosyal, adli kısaca her çeşit yapılandırmada görebiliriz.
Peki, 3 kıt’a 7 iklime hükmeden, bir sözü için seferler düzenlenen yine bir sözü ile savaşları kesen biri, sizce iç dünyasında neler yaşamıştı… Ben Kanuniyi biraz da böyle tanımak ve tanıtmak istiyorum.46 YIL Cihat için Cihana hükmeden Kanuni, bu yarım asırlık dönemde sevdiklerinin ölümü ile sınanmıştı hep… Onu en önce terk eden validesi Ayşe Hafsa Sultan olacaktır. Zordu, bir zamanlar kendinden bile koruduğu Pargalı İbrahim’i, çocukluk arkadaşını, yoldaşının ölüm kararını vermesi… Belki de en zoru, yaşarken 8 oğlundan yedisini ebediyete uğurlamasıydı. En sonunda Hürrem ‘ine veda etti. Yani gülen yüzüne, sevdiğine… Artık onu saltanatın zirvedeki yalnızlığından alana kadını, tekliğine çoğulluk katan kadını, onu başkalarının yakıştırdığı yarı tanrılık rolünden insanlığa indirdiği kadını kaybetmişti Kanuni… Mevsim Kanuni için belki de hep hazan olacaktı…
      İlk eşi kaynaklarda adı tam olarak bilinmiyor fakat bazı tarihçiler Fülane Hatun olarak ele almışlar. Saruhan Sancak Beyi iken Fülane Hatundan Şehzade Mahmut  dünyaya gelir ve çok küçük yaşta ölür. Kanuninin kaynaklarda adları açıkça geçen üç eşi vardır… Gülfem hatun, Mahidevran Sultan ve Hürrem Sultan…
Gülfem hatun, Şehzade Murat’ın annesidir. Ne yazık ki o da küçük yaşta ölmüştür.
Mahidevran Sultan; Şehzade Mustafa’nın, Raziye Sultanın, Şehzade Ahmet’in annesidir. Mahidevran Sultanı, Hürrem Sultan ile evlatları için girdikleri taht mücadelesinden tanıyoruz.
     Şehzade Mustafa; Saruhan, Amasya, Konya sancak beyliğinde bulunmuş; asker, halk ve devletin ileri gelenlerince çok sevilip ileri de Padişah gözüyle bakılan bir Şehzadedir. Fakat Hürrem Sultanın çabaları neticesinde babasının tahtına göz dikmekle suçlanmış. Katline Ferman verilmiştir. Fetvayı veren Ebusuud Efendidir. Bu fetva bile kamufleli bir  şekilde alınmıştır. Kendisine isyan edeceğini düşünen Kanuni fetva’yı Ebusuud Efendiden; zengin bir efendinin kendisine isyan hazırlığında bulunan bir çalışanı için ne yapması gerektiği konusunda sorusu ile almıştır. Nahçıvan seferine giderken Osmanlı ordusunun Konya da konakladığı sırada Padişah otağında 7 dilsiz cellat tarafından boğdurulmuştur. Katli devlete isyan suçundandır fakat deliller ve şahitler gerçeği yansıtmamıştır… Böylece Osmanlının en acı, en haksız idamı gerçekleşmiştir.(Bu konu bir sonraki Şehzade Mustafa yazısında ele alınacaktır.)
Hürrem Sultanın ise Kanuninin sancak beyliği ya da tahta çıkışından sonra hareme girdiği söylenir. Şehzade Mehmet, Abdullah, Selim, Beyazıt, cihangir ve Mihrimah Sultanın annesidir. Devlet konularında oldukça etkili bir sultandır.
Şehzade Abdullah, küçük  yaşta ölür.
Şehzade Mehmet;  Kanuni onu apayrı sever, eğitimi ve gelişimi ile ayrı ilgilenirdi. Ve gelişen İmparatorluğu ilerde onun yönetmesini istiyordu. Öyle ki Sultanlığa giden basamak olan Manisa Valiliğine 22 yaşında ki  Şehzade Mehmet’i atamıştı. Oysa  Şehzade Mehmet, Kanuni seferdeyken çiçek hastalığından ölür. Yıldırım hızı ile seferden gelen Kanuninin  şehzadenin tabutunda 2 saat ağladığı söylenir. Hatta  Şehri İstanbul’un 2 gün yas tuttuğu anlatılan hikâyeler arasındadır. Kanuni oğlunun hatırası içi Mimar Sinan’a onu adına cami ve medrese yaptırır. Hazan mevsimi kendini iyiden iye hissettirir…
Şehzade Beyazıt; Fıtratı gereği asi ve sert bir karaktere sahip olduğu söylenir. Hürrem Sultan’ın ölümünden sonra kardeşi Selim ile taht kavgalarına girer. Kanuninin Selimi desteklemesi ile İran’a kaçar. Kazvin’e sığınır. Sonunda Şah, Beyazıt’ı Kanuniye teslim eder. İdam fetvası verilir, fetvayı veren Ebusuud Efendidir. Ve bu fetva da aykırılık yoktur. Katli tamamen devlet suçundandır.
Şehzade Cihangir;  ruhen duygusal bir karaktere, fiziksel olarak da zayıf bir yapıya sahipti. Doğuştan kamburu olduğu için Kanuni ona ”dünyayı sırtında taşıyan” anlamına gelen Cihangir  ismini vermiştir. Şehzade Mustafa’nın ölümünden derin yaralar olan Şehzade, kendine bir daha gelememiştir. Halep de babasının kollarında ölmüştür. Abisi Mehmet’in yanına defnedilmiştir.
     Çok sevdiği Mehmet terk etmiştir onu. Mustafa’sı yoktu, çok geçmeden Beyazıt da gitmişti. Şimdi ise Cihangir… Zordu Kanuni olmak. Mehmet öldüğünde teselliyi ecelde buluyordu Kanuni. Ama Mustafa ve Beyazıt farklıydı. Kendi ciğerparelerinin cellâdı olmuştu Kanuni…  Ama fitne ateşi Mustafa ile yanmıştı bile ve ateşin Beyazıt’ı yakmaması olmazdı. Ne de olsa Süleyman’a, Kanuni denmesinin nedeni kanun yapması değil, var olan kanunları uygulamada ki başarısıydı. Kanuni olmak da zordu, dünyaya hükmeden bir padişahın evladı olmak da.
MUHTEŞEM SÜLEYMAN;89. İslam Halifesi, 10.Osmanlı Sultanı olması sebebiyle On numarayı tamamlayan manasına gelen Saibü’lAşereri’lKamilet diye de anılmıştır… Saltanatı sırasında:
9 Sadrazam,7 Şeyhülislam,10 kaptan-ı derya görmüş
   Kanuni Sultan Süleyman,1566 yılında Zigetvar Seferi sırasında çadırında vefat etmiştir.Zigetvar’ı fethetmeden bir gün önce ölmüştür… Moralleri bozulmasın diye, Sokullu Mehmet Paşa, askerdeyken hünkârın ölümü saklanır. Koca Hünkâr’ın iç organları ölümünden sonra boşaltılır, Zigetvar’a gömülür. Vefat ettiği ancak Belgrat’ta söylenir. Hünkâr’ın önemli bir vasiyeti vardır..Bir sandığın kendisi ile birlikte gömülmesini vasiyet etmiş… Sandık saklı olduğu yerden çıkartılmışŞeyhülislam Ebusuud Efendi’ye, Sultan Süleyman’ın vasiyeti anlatılmış. Vasiyetin de Hünkâr o kutu ile gömülmek ister.Şeyhülislam kabul etmemiş.“Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getiremeyiz, dini mübine yani İslam’a uymaz” demiş. Sandık mezara konulmamış.  Ancak daha sonra açılmış sandık. Koskoca Kanuni Sultan Süleyman, Yedi cihanın Hünkârı, dünyanın en büyük İmparatoru sandığında neleri yanına almak istiyordu? Merak edilmiş. Sandığın içinde: Kanuni’nin yapacağı işlerin, Vereceği kararların dine uygun olup olmadığı hakkında Şeyhülislamdan aldığı fetvalar varmışŞeyhülislam bunları görünce ağlamaya başlamış.“Hey büyük Sultan, sen Allah katında kendini temize çıkardın, mesuliyeti bize yıktın, biz nasıl bunun altından kalkacağız bakalım.” (alıntı)
     Kanuni’nin ölümünden sonra yerine oğlu II. Selim geçmişİkinci Selim babasının iç organlarının ve kalbinin gömülü olduğu;  Zigetvar’a mermerden çok güzel bir türbe yaptırmış. 150 yıl o türbe kalmış. Sonra Macaristan Osmanlı’nın elinden alınınca 1693’te, türbe yakılmış, yerine Katolik kilisesi yaptırılmış. 443 yıl önce vefat etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesi Süleymaniye camisindedir.

L Sokağından Sevgilerle ...


11 Mart 2014 Salı

AMY CUDDY - VÜCUT DİLİN BENLİĞİNİ ŞEKİLLENDİRİYOR

      

     
     Amy Cuddy , Amerikalı bir sosyal psikolog. Negotiation’da ve Harvard Üniversitesi’nde çalismalarini yapmaktadır. Amy Cuddy araştırmalarını cinsiyet rolü, duygular, güç, sözsüz davranışlar ve sosyal uyarıcıların hormon seviyelerindeki  etkileri üzerine yapmaktadır .
     Ben Amy Cuddy'i TEDTalk programındaki konuşmasından tanıdım. Konusu vücut dilin benliğini şekillendiriyordu ve merakla açıp izledikten sonra Amy Cuddy’i sizlere anlatmak istedim.

         Biraz da konuşmasının konusundan bahsetmek istiyorum. Vücut dilinin hayatımızda yeri çok büyüktür ve biz  bunu fark etmeyiz. Kendimizi güçlü ya da zayıf hissettiğimiz anları karşımızdakilere vücut dilimizle belli ederiz. Eğer karşımızdaki biraz da olsa bu konuyla ilgileniyorsa neler hissettiğimizi hemen anlar. İşte Amy Cuddy böyle anlarda nasıl davranmamız gerektiğini bize anlatarak bize güzel ip uçları veriyor. Örneğin ; iş görüşmesine gideceğimiz zaman genellikle heyecanlı, stresli oluruz ve bunu belli ederiz işte buna çözüm olarak size Amy Cuddy’in konuşmasını izlemenizi öneriyorum.